
Dolunayda Akşam Tiyatro Ekibi bu sene yine muhteşem bir kutlu doğum etkinliğiyle sevenlerinin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Peygamber Efendimiz ( s.a.v.)’in hayatının ve saadet devrinin anlatıldığı bu etkinlik, görülmeye hatta yaşanmaya değer… Tiyatro gösterimiz anahtar teslim bir organizasyondur. Avrupa ve Türkiye’de bir çok adreste sahne alan ekibimiz, sizleri ses-ışık ve görüntü efektleriyle süslenmiş muhteşem bir etkinliği birlikte icra etmeye davet ediyor. Tarihler dolmadan acele edin… Sizlere bir telefon kadar yakınız.

“ KUTLU DOĞUM ÖZEL “ PEYGAMBER EFENDİMİZ ( sav )’İN DOĞUMUNUN,
HAYATININ VE VEFAATININ ANLATILDIĞI BİR PROGRAMDIR. OYUNUMUZDA PEYGAMBER EFENDİMİZ ( sav )’İN HAYATINDAN ÖRNEKLERİN VERİLDİĞİ, SAMİMİYET, AŞK, BİRLİK VE BERABERLİK KONULARININ İÇERİSİNDE YER ALDIĞI, SES – IŞIK VE GÖRÜNTÜ ÜÇLEMESİYLE BÜTÜNLEŞEN VE YİNE İÇERİSİNDE SKEÇLER, CANLANDIRMALAR VE ANLATIMLARIN YER ALDIĞI DUYGU DOLU ANLAR YAŞANACAK BİR TİYATRO GÖSTERİSİDİR. TÜRKİYE’DE İZLENME REKORLARI KIRAN DOLUNAYDA AKŞAM – RAHMET GÖRÜLMEYE HATTA YAŞANMAYA DEĞER… ANLATIMLARI ŞİİR VE NAAT SANATÇISI M. EMİN KUTLU YAPMAKTA OLUP, ESERLERİ İSE SANATÇIMIZ CELALEDDİN ADA SESLENDİRMEKTEDİR. TOPLAMDA SEKİZ KİŞİ GÖREV ALMAKTADIR. BAŞI KONSERLİ DEVAMI İSE DUYGUSAL BİR TİYATRO OLAN BU ETKİNLİĞİMİZİN FİYATINA SES, IŞIK, GÖRÜNTÜ SİSTEMİ D HİLDİR. CİHAZ AYRINTILARI AŞAĞIDA BELİRTİLMİŞTİR.
( Oyun Sine-vizyon ile başlar.)
Peygamber Efendimiz ‘den önce Araplar, bir kısım bâtıl zihniyet ve hurafelerin te’siri altında hak dinini unutmuşlar, hak yoldan sapmışlar, putlara, heykellere tapmağa başlamışlardı. Bâtıl bir düşünce neticesi, kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyorlardı. Kumar, içki, faiz ve her türlü ahlak dışı şeyler sıradan sayılıyor, hiç kimse adaleti gözetmiyordu. Köleler, esirler, acınacak halde idi. Hele kadının cemiyette hiç yeri yoktu. Alınıp satılan basit bir eşyadan başka bir şey değildi.
Allâhü Teâlâ tarafından emredilen mübarek Kâbe’yi, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail Aleyhis’selâm ile birlikte inşa ettiler. Böylece, Mekke’de halkın ibadeti için Beyt-i Haram kurulmuş oldu. Bu mübarek Kâbe; ibadet edenler için tertemizdi, içinde heykel, put vb. yoktu. Ancak, sonradan Araplar oraya, elleri ile yapıp taptıkları putları doldurdular. Etraftan gelen kendileri gibi putlara inanan ziyaretçiler, bu putlara kurban kesmeğe başladılar. Böylece şirk aldı yürüdü.
Çöl manzarası göstermesine rağmen Mekke’nin ehemmiyeti o kadar büyüktü ki, Roma ve Bizans imparatorları, Acem ve Habeş kralları, sırasıyla hepsi, bu şehri kendi arazilerine bağlama teşebbüslerinde bulunmuşlardı. Fakat İslam’dan önce aldığı ismiyle, şehirlerin anası diye bilinen Mekke, hiçbir zaman yabancıların işgalinde kalmamıştır. Allâhü Teâlâ tarafından, Yahudilere indirilen Tevrat’ta ve Hz. İsa’ya verilen İncil’de; ahir zamanda bir kurtarıcının, bir büyük Peygamberin geleceği de müjdelenmişti. Bu yüzden ehli kitap olan Yahudiler ve Hıristiyanlar O’nu bekliyorlardı. İşte O, âlemlere en büyük rahmet olan Hazreti Muhammed (S.A.V.)’den başkası değildi. Tarih 571… Nisan ayının yirminci günü… Günlerden Pazartesi… Vakit sabah namazı… Beklenen Kutlu Doğum gerçekleşiyordu. O geliyordu… Hem de ne geliş… Tüm Arap yarımadasının ve komşu ülkelerin akıllarına durgunluk verecek bir mucizeyle geliş…
( Sahneye skeç için giriş yaparlar.)
NAİP – Efendimiz, efendimiz! Çok korkunç şeyler oluyor! KİSRA – Naip! Bu nasıl başbakanlıktır ki, Acemin Hükümdarı Kisra’ya korkunç şeyler oluyor dersin? NAİP – Affedersiniz efendimiz! Siz ki Nuşirevanı adilsiniz! Siz ki Ekasirei Acemsiniz. Kısaca siz Kisrasınız. Size hiç kimse karşı koymaya cesaret edemez… Lakin… KİSRA – Lakin ne? Söylesene Naip? NAİP – Taberiye gölü dehşet bir sarsıntıyla yerin dibine geçti, Save gölü kurudu! KİSRA – Ne? NAİP – Semave vadisi sular altında kaldı… KİSRA – Neler saçmalıyorsun Naip? RAHİP – Doğru söylüyor efendimiz! KİSRA – Doğru mu Mü’bedân? Sen ki bin yıldır yanan ateşimizin rahibisin! Söyle buna kim cüret eder? RAHİP – Bin yıldır yanan ateşimiz söndü efendimiz, kül oldu! KİSRA – Ne? Nasıl olur? RAHİP – Kâbe’deki putlar bile paramparça olmuş. Rüyamda görmüştüm. Şayet rüyam çıkarsa Kisra sarayının geçmişten bugüne sultanlarını işaret eden sütunları da yıkılacak… Yerle bir olacak bu 14 sütunlu saray… KİSRA – Naip! Götür bu adamı… RAHİP – Doğru söylüyorum. Ben Rahibim. Sebebini de biliyorum! Bunu İncil yazdı, Tevrat yazdı, Zebur’da yazdı… O geliyor o! KİSRA – Kisraya tanrıların gücü yetmez… Yetmeeez! SESLER – Sütunlar yıkılıyor… Burçlar devriliyor… Canını seven kaçsııın! Kisra yıkılıyor…
( Sahneden büyük bir telaş içerisinde kaçarlar. Işık oyunu ve gürültüler arasında… Meçhul sahneye gelir.)
MEÇHUL: Hz. Muhammed (s.a.s.) Milattan sonra 571 senesi, Fil Yılı’nda, 12 Rebiyülevvel (20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke’nin doğusunda bulunan “Hâşim oğulları Mahallesi’nde, babasından kendisine miras kalan evde doğdu. Medine’de bir sabah vakti… Sokakta deli gibi koşan bir Yahudi hem koşuyor, hem de avaz avaz bağırıyordu:
— Hey Yahudiler, toplanın! Yahudiler adamın başına üşüştü. Sordular: — Ne var, ne diye yırtınıyor, bağırıyorsun? Yahudi’nin gözleri kan çanağına dönmüş ve fal taşı gibi açılmış, soluk soluğa cevap veriyordu: — Haberiniz olsun, Ahmet’in yıldızı bu gece doğdu! Ahmet bu gece dünyaya geldi!
Herkes hayret ve dehşet içinde donup kaldı…
— Beni iyi anlayın… Bu gece bu ümmetin en son Peygamberi Ahmet doğdu! Eğer yanlışım varsa, Filistin’in kutsiyetini inkâr etmiş olayım… Evet, onun sırtında Nebîlik nişanı olacak… Size Öyle bir devlet geliyor ki, güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar bütün yeryüzünü kaplayacak…
Küfür âleminin korktuğu gerçekten başına geliyordu. Yüce nebinin annesi Amine hâtun o anda şöyle diyordu: Oğlum doğacağı sırada evde yalnızdım. Abdülmuttalib Beytüllahı tavaf etmeye gitmişti. Abdullah dört ay önce Medînede vefât etmişdi ve orada defn edilmişti. Evin tavanı tarafından büyük bir şey indiğini hissettim ve beni korku kapladı. Bir akkuşun kanadıyla beni sıvazladığını hissetdim ve korkum dağıldı. Sonra bana süt gibi beyaz bir şerbet verdiler. Çok susamıştım. Aldım, bu şerbeti içtim. Uzun boylu küçük yüzlü hâtunlar gördüm. Abd-i Menâfın kızlarına benziyorlardı. Etrafımda duruyorlardı. Gökten yere kadar uzanmış beyaz ipekten bir örtü gördüm. Birisinin, Onu insanların gözünden gizliyoruz dediğini işittim. Bir bölük kuşlar gördüm ki gagaları zümrütten, kanatları yakuttan idi. O sırada gözümden perde kaldırıldı. Doğudan batıya kadar yeryüzünü gördüm. Biri doğuda, biri batıda, biri de Kâbe’nin damı üzerinde üç âlem [sancak] gördüm. Sonra çok hâtunlar gelip çevremde oturdular. Muhammed aleyhisselâm doğar doğmaz başını secdeye koydu. Parmağını semaya kaldırdı. Sonra bir bulut indi ve onu kaldırıp götürdü. Baktım yerde göremedim. Gözden kaybolmuştu. Sonra “Muhammedi bütün âlemde dolaştırınız. Bütün mahlûkat Onu ismiyle, suretiyle ve sıfatıyla tanısın, bilsin” diye bir ses işittim. O bulut bir anda Onu geri getirdi. Onu beyâz bir yün içine sarmışlardı. Sardıkları kundak sütten ak, ipekten yumuşak idi. Yine bir bulut geldi, öncekinden büyüktü. Bulutun arasında at kişnemeleri işitiyordum. Şöyle bir ses duyuyordum: Muhammedi “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün insanlara, cinlere ve hayvanlara gösterdiler. Ona demin saffetini, Nuh’un rikkatini, İbrahim’in hulletini, İsmaillin lisanını, Yusuf’un cemâlini, Yakup’un besâretini, Eyüp’ün sabrını, Yahya’nın zühdünü ve İsa’nın keremini “aleyhimüssalâtü vesselâm” verdik. Sonra bulut bir ânda açıldı. O gece ne tarafa baksam gündüz gibi aydınlık idi. Yıldızlara baktıkça bana yaklaştıklarını gördüm. Neredeyse üzerime düşecekler sandım.
Abdülmuttalibin kızı Safiyye hâtun şöyle anlatıyordu: Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem” doğduğu sırada Amine’nin ebesi idim. Muhammedin “sallallahü aleyhi ve sellem” nuru, lambanın ışığını bastırıyordu. O gece altı alâmet gördüm. Birincisi, doğar doğmaz secde etti. İkincisi, başını kaldırıp, fasih bir lisanla “Lâ ilâhe illallah innî Resûlullah” dedi. Üçüncüsü, Onun nuruyla ev çok aydınlandı. Dördüncüsü, doğduktan sonra yıkamak istediğimde, zahmet etme, biz Onu yıkadık diye bir ses işittim. Beşincisi, oğlan mıdır, kız mıdır diye merak ettim. Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş gördüm. Altıncısı, istedim ki Onu kundağa sarayım. Sırtında mühr-i nübüvveti gördüm. İki küreği ortasında “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” yazılı idi.
Şaşmamak gerek… Çünkü o, Hz. İbrahim’in büyük oğlu Hz. İsmail’in neslindendi. Soyu, çok temiz ve çok şerefli bir nesep zincirinden geliyordu.
Sütannesi Halime Hatun O’nu yanına aldığında evine bereket gelmişti. Öyle sevmişti ki, Allah’ın Resûlü’ne adeta tutkundu. O’nu yanından hiç ayırmaz, uzaklara gitmesini istemezdi. Bir gün daldı, ilgilenmedi: Allah’ın Resulü de sütkardeşi Şeyma ile öğle sıcağında kırlara, kuzuların arasına gittiler, halime hatun kendine gelince, Allah Resulünün uzaklara gittiğini anladı… Hemen fırlayıp etrafı araştırmaya başladı ve onları kırlarda buldu. Kızına çıkıştı:
— A kızım! Niçin başınızı alıp uzaklaştınız, bu sıcakta kırlara niye çıktınız? Ya size güneş çarparsa? Şeyma’nın cevabı akıllara durgunluk verecek şekildeydi: — Anne, kardeşime güneş dokunmuyor. Nereye gitsek başımızın üstünde bir bulut; bizimle beraber geliyor. Durduğumuz yerde duruyor, yürüdüğümüz kadar yürüyordu… Biz hep onun gölgesi altında dolaştık… Merak etme! Diyordu.
Hz. Peygamber sekiz yaşına geldiği zaman dedesi Abdülmuttalib vefat etmiş amcası Ebû Talib’e teslim edilmişti. Artık Hz. Muhammed sekiz yaşından yirmi beş yaşına kadar amcası Ebu Talib’in yanında kalacaktı. Ebu Talip artık onsuz sofraya oturmuyor, “Durun! Oğlum gelsin, onsuz yemek yemem!” diyordu.
O günlerde Mekke’de canlar yakan bir kıtlık vardı… Her taraf alev alev kavruluyor ve kum taneleri, küçük haşereler gibi ağızlarını açmış ve sapsarı dillerini çıkarmış; göklerden bir damla su dileniyor… Su, su, su! Ama nerede, o bir damlacık su?
Güneşin alevden okları delmiş sineleri… Kaynaşan kaynaşana. Yanan gönüller, çatlamış dudaklar… Yağmur istemek ve sığınmak üzere bir sürü mankafalı put ismi sayıyorlar; Nafile… Kalabalık arasında selim akıl çizgili bir yüz, Ebû Tâlib’i hatırlıyor:
— Ey Kureyşliler! Aranızda İbrahim Peygamber sülâlesinden insanlar varken, başka vasıta aramak niye? Bir an için olsun akıllarda bir şimşek, güneşten bir iz ve dudaklarda bir kelime: — Haydi, Ebû Tâlib’e gidelim, bu derde o çare bulabilir… Ve sel gibi insan, Ebû Tâlib’in kapısına varıyorlar: — Ey Ebû Tâlib! Kuraklıktan, kıtlıktan çoluk çocuklarımız ölmeye, hayvanlarımız kırılmaya başladı… Bizim için bir çare düşünsen olmaz mı? Ebû Tâlib, insanların bu hâline acıyor ve mukaddes yeğeninin elinden tuttuğu gibi kapıdan dışarı fırlıyor… Kâbe’ye doğru yürüyor. Sırtını Kâbe’nin duvarına dayıyor ve duruyor. Şimdi bütün gözler Ebû Tâlib ve yanındaki nur çocukta… Bulutsuz gök, alevler saçan güneş, fıkırdayan âlem!
O lâhza, mübarek çocuk, yani Allah’ın Resulü Kâbe’nin örtüsüne el attı ve minicik şehadet parmağını göğe doğru kaldırdı… Birden bire her taraf bulutlarla doldu ve rahmet damla damla sıcak kumlar üzerine inmeye başladı.
İnsan, hayvan, kum, dağ, taş suya kandı. Ve gökleri gösteren minicik şehadet parmak bir müddet öyle kaldı. Kureyş’in sevinç ve saadetine diyecek yok. Ama gün gelecek bu mucizeyi unutacaklar. Ve güzeller güzeline dünyayı zindan edeceklerdi. Şimdilik Ebu Talibin himayesinde delikanlılığa uzanıyor daha on iki yaşında iken amcasıyla birlikte Şam seferindeki kervana katılıyordu. Basra’ya gelince mola verdiler. Basra manastırının rahibi Bahirâ, bu nur çocuğu fark etmiş, mübarek sırtındaki nübüvvet mührünü görünce kendini tutamayıp öpüverdi. Gözlerinden tomurcuk tomurcuk yaşlar akıyordu.
Yirmi beş yaşında bizzat kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı Hz. Muhammed’i Hz. Hatice ile karşılaştırdı ve aralarında gerçeklesen evlilik, Hz. Muhammed’in amcası Ebû Tâlib’in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını sağladı.
Ve tarih miladi 611, Şubat ayı, günlerden cumartesi… Mekke’nin 3 mil kuzeyinde Hira (Nûr) dağı… 40 yaşındadır. Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudret ve azametini düşünerek O’na ibadet ediyordu. Zaman zaman “Sen Allah elçisisin…” diye kulağına sesler geliyor, fakat etrafta hiç bir şey göremedi. Bu sırada her tarafı ansızın bir nur kaplamıştı; dayanamayıp bayıldı. Kendisine geldiğinde karşısında vahiy meleği Cebrail’i gördü. Melek O’na:- Oku! Dedi. – Ben okuma bilmem! Karşılığını alınca Melek, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i kucaklayıp güçsüz bırakıncaya kadar sıktı. –Oku! Diye emrini tekrarladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) yine: – Ben okuma bilmem…” cevabını verdi. Melek emrini tekrarlayıp üçüncü defa Hz. Peygamber (s.a.s.)’i sıktıktan sonra “el-Alak” Suresi’nin ilk beş ayetini okudu.
“Yaratan Rabb’ının adıyla oku. O, insanı alak’tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, kalemle (yazmayı) öğreten, insana bilmediğini belleten Rabb’ın sonsuz kerem sahibidir.” (El-Alak Suresi, 15).
Meleğin arkasından Hz. Peygamber (s.a.s.)’de bu ayetleri tekrarladı. Heyecanla mağaradan çıkarak evine geldi. Yolda giderken gökyüzünden bir sesin: “Ya Muhammed! Sen, Allah’ın elçisisin, Ben de Cibril’im” dediğini duydu. Başını kaldırdığı zaman, Cebrail’i gördü. Korku içindeydi. Yürüdükçe dağlar taşlar, ağaçlar ona selam veriyorlardı. “Selam senin üzerine olsun, ey Allah’ın Resulü” diyorlardı. Yıllar sonra bir hadisinde: “Ben, Peygamber gönderilmeden önce, Mekke’de bana selam veren taşı, hala biliyor ve tanıyorum!” Diyecekti.
Hane-i saadete geldiğinde Hz. Hatice’ye: “Beni örtünüz, çabuk beni örtünüz” dedi. Bir müddet dinlenip heyecanı geçtikten sonra gördüklerini Hz. Hatice’ye anlattı, kendimden korkuyorum, dedi. Hz. Hatice, O’nu şu ölmez sözlerle teselli etti.
“Öyle deme. Allah’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk hiç bir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen, akrabanı gözetirsin. İşini görmekten âciz kimselerin ağırlıklarını yüklenirsin, Fakire verir, kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak yolunda zuhur eden olaylarda halka yardım edersin…”
“İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıklarını almakta da önde olanlardır.” (Vâkıa Sûresi, 10) Hz. Peygamber (s.a.s.)’e ilk iman eden ve Onunla birlikte ilk defa namaz kılan kişi, eşi Hz. Hatice oldu. Erkeklerden ilk Müslüman olan Hz. Ebu Bekir, Daha sonra evlâtlığı Hârise oğlu Zeyd. Ve amcasının oğlu Hz. Ali Müslüman oldular. Gıfar kabilesinin sultanı olan Ebuzer El Gıfari Müslümanlar arasında beşinci yıldız olarak yerini almış oldu. Ondan sonra birçok yiğit İslam’la şereflendi. Artık şerefli kervan hareket etmişti ama henüz puta tapanlar bunun farkında bile değillerdi.
Nübüvvetin üzerinden on yıl geçmesine rağmen pek fazla destek göremiyordu. Hüzün yılı dedikleri zamanda amcası Ebu Tâlib ile Hz. Hatice’nin vefatı onu iyice sarsmıştı. Müşriklerin eziyetlerinden emin olmak için Mekke’den ayrıldı. Yanına azatlı kölesi ve evlatlığı Hazreti Zeyd bin Harise’yi alarak Taif tarafına gitti. Bu İslam harekâtının dönüm noktası oldu.
Taif’te birkaç kabile gezdi. İslam’a davet etti ama kabul eden olmadı. Sonunda Taif’i idare eden Sakîf kabilesine geldiler. Taifliler de puta tapıyorlardı.
Müşriklerin zulümleri yüzünden Mekke’de Müslümanlar barınamaz hâle gelmişlerdi. Bu sebeple Peygamberimiz Müslümanların Medine’ye hicretlerine izin verdi. Kureyş müşrikleri, Mekke’de yapayalnız kalan Peygamber Efendimize ne yapmak gerektiğini kararlaştırmak üzere Dâru’n-nedve’de toplandılar. Müşriklerin korkunç plânını Cebrail (a.s.) Peygamber Efendimize haber verdi. Müşrikler, Mekke’yi alt üst ettiler. Fakat Hz. Peygamber yoktu. Çünkü yatağına Hz. Ali’yi yatırmıştı. Ertesi gün öğle sıcağında Hz. Ebû Bekir’in evine vardı ve birlikte hicret edeceklerini bildirdi.
Gece olunca, her ikisi evin arka penceresinden çıktılar. Ayakkabılarını çıkarıp, ayaklarının uçlarına basarak ıssız yollardan Mekke’nin güneyine doğru ilerlediler. 1.5 saat (3 mil) mesafede Sevr Dağı’nın tepesindeki mağaraya vardılar. Üç gün bu mağarada gizlendiler. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah, geceleri mağaraya gelip Mekke’de olup biteni anlatıyor, ortalık ağarmadan gene Mekke’ye dönüyordu. Kölesi mr b. Füheyre de koyunlarını otlatırken akşamları Sevr dağına götürüp onlara süt veriyordu. Rasulullahı arayanlar, iz sürerek, nihâyet Sevr’deki mağaranın ağzına kadar gelmişlerdi. Ayak sesleri ve konuşmaları içeriden duyuluyordu. Hz. Ebû Bekir, başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve heyecanla:
-“Yâ Rasûlallah, eğilip baksalar, bizi görecekler, demişti, bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
-“Korkma, Allah’ın yardımı bizimledir buyurdu.
Tâkipçiler Sevr Dağı’na henüz çıkmadan, bir örümcek mağaranın ağzına ağ örmüş, bir çift beyaz güvercin yuva yapıp yumurtlamıştı. Bu durumda Kureyşliler mağaranın içine bakmanın ahmaklık olacağını düşünerek bırakıp gittiler.
Peygamberimizin yola çıktığı Medine’de duyulmuştu. Bu yüzden Medineliler, onu karşılamak üzere her sabah şehir dışına çıkıp bekliyorlardı. 12 Rabiulevvel /23 Eylül 622 Pazartesi günü yine öğleye kadar beklemişler, sıcak bastırınca ümitlerini kesip dönmüşlerdi. Bu esnada bir iş için evinin yüksek kulesinden etrafı seyreden bir Yahudi, beyazlar giyinmiş bir kafilenin uzaktan gelmekte olduğunu gördü ve yüksek sesle:
İşte günlerdir yolunu beklediğiniz devletli geliyor, diye haykırdı.
Medineliler derhal silahlanarak, bir bayram sevinci içinde yollara döküldüler. Peygamberimizi Medine’ye bir saat uzaklıkta Küba Köyünde karşıladılar. Peygamberimiz Kuba’da bir mescit yaptı ve burada namaz kıldı.
14 gün sonra, bir cuma günü Hz. Peygamber Efendimiz devesine bindi. Karşılamağa gelenlerle muhteşem bir alay içinde Medine’ye hareket etti. Yolda “Salim b. Avf oğullarına ait “Rânûnâ Vadisi’nde öğle vakti oldu. Rasûlullah (s.a.s.) burada arka arkaya iki hutbe okuyarak ilk Cuma Namazını kıldırdı.
Cuma namazından sonra Peygamberimiz Medine’ye hareket etti. Medine, tarihinin en önemli gününü yaşıyordu. Halk bayram sevinci içinde, Kuba’dan itibaren yolu iki taraflı doldurmuştu. Kadınlar şiirler söylüyor, çocuklar “Allah’ın elçisi geldi” diye bağrışıyor, küçük kızlar def çalarak şenlik yapıyorlardı. Medine halkı, Peygamberimizin gelişinden duyduğu sevinci, hiç bir şeyden duymamıştı.
On sekiz bin âlemin efendisini istikbal edenler arasında gözleri görmeyin Hazreti Habibe de var. Bu hanım, Ebu Süfyan’ın kölesi iken İslamiyet’le şereflenmiş. Ne var ki durumdan haberdar olan İslâm düşmanları, O’nu hak yoldan caydırmak için dayanılmaz baskılar yaptılar. Fakat Habibe, radıyallahü anha, bu baskılara kahramanca dayandı. Bir kadındaki bu akıl almaz mukavemet, kâfirleri çileden çıkardı ve sonunda o alçaklığı da işlediler: Mübarek kadının gözlerine kızgın mil çekerek kör ettiler. Peygamberimizi karşılayanlar içinde işte bu hanım da var. Soruyorlar:
-Gözlerin görmüyor; sen niçin geldin? Dediklerinde,
-Görmesem de O’nun kokusunu alırım. Diyordu. İşte sevginin en muazzam örneği…
Sevgili Peygamberimiz O’nun olduğu topluluğa doğru gelirken sadık mümineyi uzaktan fark ettiler ve seslendiler:
-Sende mi buradasın Habibe?
Mucize işte o ân gerçekleşti. Hazreti Habibe tekrar görür oldu…
( Sahneye Skeç için 2 kişi yavaş yavaş giriş yaparlar.)
EBU LEHEP – Seni anlamıyorum ya Ebu Ömer! Sana herkes Ebu Cehil diye boş yere konuşmasa gerek! Neden Muhammed’in sırtına deve işkembesi koydun, hala aklım almıyor!
EBU CEHİL – Bende seni anlamıyorum Ebu Lehep! Muhammed’den yana mısın benden yana mı? Ne olmuş yani? Biraz eğlendik o kadar… EBU LEHEP – Buna eğlenmek denirse tabi… Söyler misin? Muhammed’in sırtına deve işkembesini kaç kişiyle koydunuz? Ben söyleyeyim tam dört kişiyle… Sonra küçük kızı Fatıma geldi dört kişinin zorla koyduğu deve işkembesini tek eliyle fırlatıp attı. Yazıklar olsun size! EBU CEHİL – Eee yeter! Sihirbazın kızı sihirbaz olur. Eminim büyü yaptı Muhammed’in kızı Fatıma… EBU LEHEP – Ya Ebu Cehil o kız daha dokuz yaşında bile değil… Nasıl büyü yapar? EBU CEHİL – Bu olay aylar önce oldu Lehep, şimdi mi aklına geliyor? Yeter yahu! Artık unutalım bunu! EBU LEHEP – Unutulacak gibi değil ya, neyse…
( Elçi nefes nefese içeri girer. )
ELÇİ – Ya Ebu Ömer, Ebu Ömer! EBU CEHİL – Ne oldu elçi? Ebu Sufyan’dan yeni bir haber mi var? ELÇİ – Evet var! Muhammed’in ordusu üzerimize geliyor… EBU CEHİL – Nerede o şimdi? ELÇİ – Bedir Köyü yakınlarında… Ebu Sufyan destek istiyor… EBU CEHİL – Muhammed’in ordusunun durumunu söyle bana? ELÇİ – 3 at, 70 deve, 300 kadar da ordusu var… Çoğu da Ensar’dan… EBU CEHİL – Madem öyle bizde 3 ata karşılık 100 at, 70 deveye karşılık 700 deve, 300 kişiye karşılık 1000 kişilik orduyla cevap verelim de gününü görsün bakalım… Davranın gidiyoruz.
( Hep beraber hızlıca sahneden çıkarlar.)
MEÇHUL: Müşriklerin tüm çabaları boşa gitti. Peygamberimiz girdiği her savaşta kâfirlere karşı büyük zaferler kazanıyordu. Sonunda büyük bir ordu hazırlayarak gizlice Mekke şehrini kuşattı. Aniden basılan Mekkeli Müşrikler neye uğradıklarını şaşırmışlar ve savaş hazırlığını bile yapamamışlardı. On iki bin kişilik büyük İslam ordusu hiç bir büyük olaya karışmadan kolayca Mekke şehrini fethetmişlerdi. Hicretin sekizinci yılında Resulullah (s.a.s.)’e boyun eğen Mekke, bu tarihten sonra yeni bir dönemi yaşamaya başladı. Allah Teâlâ’nın mübarek kıldığı, İslâm dininin merkezi olan bu belde, şirkten, putperestlikten ve bütün diğer hurafelerden arındırılmış yeni bir hayata kavuştu.
Peygamber efendimiz, devrinde bulunan imparatorlara, krallara ve kabile reislerine mektup yazıp, İslam dinine davet etmişti. Bazıları cevap vermeye tenezzül etmemişler, bazıları bu mektup ve davete icabet etmişler, bazıları ise Resulün elçilerini şehit etmişlerdi. Tıpkı İran Şahı gibi… Bu yüzden İran şahı, Allah’ın gazabına uğradı. Kendisi elçiyi nasıl şehit ettiyse, kendi öz evladı tarafından öyle bir katledildi ki, elinde mülkü bile kalmadı.
Arap kabile reislerinden “Habip” nâmında bir emirde mektubu okuduktan sonra, peygamber elçisini feci şekilde dövdürüp kovaladı. Mektubu da diğer evraklarıyla beraber sarayın hazine sandığına kilitledi. Emir Habib’in, Habbâb isminde güzel ve yiğit bir oğlu vardı. Bir gün bu delikanlı, sarayın hazine sandığından evrak almak için geldiğinde Peygamberimizin gönderdiği İslam’a davet mektubunu gördü. Merak etti ve mektubu okudu. Okudu amma, bütün vücudunu da bir ateş kapladı. Sevgileri kalbe nakşeden Cenabı Hak, O’na İslam’ı ve sevgili habibini sevdirdi. Mektup şöyle başlıyordu:
“Bismillahirrahmanirrahim. La ilahe illallah Muhammedün Resulullah. Allah’ın adıyla. Allah tektir ve Muhammed O’nun elçisidir. Ey hükümdar! Kendini insanlara ben ilahım diye taptırma. İman edene dünya ve ahrette huzur, iman etmeyene ceza vardır. Halkına zulmetme! Adaletle davran! Hiçbir millet, asla birbirinden üstün değildir.”
Habbâb, güzel başını mektuptan kaldırdı. Bir süre düşündü! Sonra tekrar tekrar okudu. Mektubun sahibine, kalbinde öyle bir muhabbet doğdu ki, diller bunu tarif etmeye aciz kalır. O günden sonra, Habbâb’ı bir düşüncedir aldı. Yemez, içmez, uyumaz oldu. Bu mektubun sahibi Muhammed kimdi? Niçin böyle bir mektup yazıp onları İslam’a davet etmişti? Üstelik Allah’ın kulu ve Resulü olduğunu yazarken, davetinin karşılığı ücret bile istemiyordu.
Adalet, eşitlik ve insanlara saygıdan ve yaratıcının tek oluşundan, putların kendisine bile faydası bulunmadığından söz ediyordu. Babasına bu mektuptan bahsedecek gibi oldu. Fakat babası konuşmalarını boğazına tıkadı. Babası: “Zengin ile fakir, köle ile asil insanlar hiçbir olur mu? Oğlum sakın ona aldanma! O, yalancının teki. Sen zevk-ü sefana bak!” diyordu.
Amaa, gelin görün ki, Habbâb’ın yüreği yanıyordu. İçinden babasına kızıyordu “asıl yalancı sensin, ona iftira ediyorsun” diye… Bir taraftan da: “İlahi Ya Rab! Kalbimi biliyorsun. Resulünün yüzünü görmeden ona âşık oldum! Başımı sırası geldiğinde tereddüt etmeden vermeye hazırım! Bir kere olsun onun cemalini bana göster, ondan sonra öleyim. Bana bundan sonra babamın tahtı saltanatı gerekmez” diyerek ağlamaya başladı. Gece-gündüz Rabb’ine yalvarıyor, köşe-bucak herkesten kaçarak gizli gizli ağlıyordu. Resulü görebilme arzusu, onu günden güne eritiyordu. Gece uykularını terk etmişti. Kimseyle de konuşmuyordu. Tenhalarda dolaşması annesinin dikkatini çekti. Oğluna derdini sorsa da cevap alamadı. Sonra kocasına anlattı. Emir Habip, divanı toplayıp, oğlunu davet etti. Onu kucakladı. Gözlerinden öptü:
“Ne oldun oğlum? Nedir bu halin? Derdine derman olayım!” deyince, Habbâb şöyle karşılık verdi: “Babacığım, ben o mektubu okuduğum günden beri Muhammed’e âşık oldum. Sizin bâtıl dininizi terk ettim. Putlarınızdan yüz çevirdim. Belki bana kızacaksınız. Beni hapsedeceksiniz. Belki bana eza edip öldüreceksiniz. Bunu biliyorum ama yine de ölürüm bu yoldan vazgeçemem. Onu göremezsem muhakkak ölürüm. Bunu bilin ve duyun. Ben Müslüman oldum. La ilahe illallah Muhammedün Resulullah.” Diyordu.
Babası önce şaşkına döndü, sonrada gazapla yerinden kalkıp Habbâb’ı yakasından tutup yere fırlattı. Tekmeleriyle oğlunu acımasızca çiğnemeye başladı. Bir taraftan da “seni öldüreceğim” diye haykırıyordu. Vezirleri yalvararak elinden zor aldılar. “Biz ona nasihat eder, dinimize çeviririz” dediler. Fakat nasihat yerine sarayın en güzel kızlarını Habbâb’ın yanına gönderdiler. Sonra da dediler ki: “Aklına başına topla. Hayale kapılma hayatın en güzel zevkleri işte burada”
Fakat Habbâb: “Bana, küfrün içinde sultan olmaktansa, Muhammed’in dininde köle olmak daha iyidir” diyordu. Ne sarayın güzel kızlarına, ne de sözlerine bakmıyordu bile…
“Ah, Muhammed Resulullah! Ah, Allahü ahad. Resulü Ahmed” diye feryat ediyordu. Birkaç gün böyle geçti.
Günlerden bir gün babası, Habbâb’ın yanına geldi. Nasihatlerin kâr etmediğini görünce, yeniden dövmeye, ayağının altına alıp ezmeye başladı. Durmadan vuruyor, tekmeleyip duruyordu. Habbâb’ın ağzı-burnu kan içinde kaldı. Fakat ağzından tek bir cümle çıkıyordu: “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah.”
Bu sözü duyunca babası bıçağını çekti tam öldüreceği zaman yine vezirler yetişip, oğlunu elinden aldılar. “Biz ona nasihat ederiz” dediler. Sonra da zindana attılar. Cellâtlara teslim ederek Habbâb’a işkence ettiler. Acıktığında tuzlu ekmek verdiler, su vermediler. Buna rağmen Habbâb, İslam değil dönmek, aşkı daha da kuvvetlendi.
Bir gün yine babası geldi. Habbâb’ı karşısına aldı: “Bak oğlum, kendine yazık ediyorsun! Sana acıyorum! Sana son defa söylüyorum. Şayet bizim dinimize dönmezsen, seni cellâtlara verip öldüreceğim!” dedi.
Habbâb ise: “Ey baba, sen ne söylüyorsun? Ahretimi, dünya ile mi değişeyim? Ben, Allah’ın kuluyum. lemlerin Rabb’ı odur. Ben Rabb’ime ve onun habibine aşığım! Kalbim öyle bir aşkla dolu ki, değil işkenceniz, beni parça parça etseniz de ben İslam dininden dönmem. İşte karşınızdayım. Dilediğinizi yapın.” Diyordu.
Bu sözler üzerine Cenabı Hak, Cebrail (as)’a: “Git, aşıkı, maşukuna kavuştur. Habbâb’ın çilesi sona ermiştir. Onun habibime olan muhabbetini artık herkes duysun ve görsün.” Diye emir buyurdu. Habbâb’ın zincirleri birdenbire çözüldü. Babası ne yapacağını şaşırdı. Eli-ayağı, dili tutuldu. Habbâb:” Haaay Allah!” diyerek yerinden fırladı. Dilinde tevhit zikriyle, sanki kuşlar gibi uçuyordu. Aşkın burağına binmiş, nur Medine’ye uçuyordu.
Nur Medine’ye geldi. Karşısına ashabı Resulden Amr (ra) çıktı. Amr gördü ki, karşısında bir civan ağlıyor! Ona yaklaştı. Ağlamasının sebebini sordu. “Ey civan, aç mısın? Sana ekmek-su vereyim. Sende aşılmaz bir iman görüyorum” dedi.
Habbâb: “Ben yemek-içmek istemem! Kendime aşkı rızk etmişim. Ben yemeyi içmeyi çoktan unuttum!” dedi. Amr tekrar sordu. “Oğlum, aşkın kimedir? Söyle bana?”
Habbâb, tanımadığı bu yerlerde başıma bir felaket gelir düşüncesiyle sırrını açamadı. Amr:”Oğlum, ben Müslümanım elhamdülillah! Muhammed’in hakkı için sırrını bana söylersen, bunu kimseye açıklamam, korkma!” diye söyleyince, Habbâb kendisinden geçti ve oraya bayılıp düşüverdi.
Diğer yandan Cebrail (as), Resulullah’ın yanına gidip: “Ya Resulallah! Rabb’imin selamı var. Seni görmeden sana âşık olan biri gelmiştir. Ashabınla birlikte onu karşıla. Ben, ona Hz.Eyyub (as)’ın sabrının mükâfatını verdim. Habibimi sevdiği için bende onu sevdim! Onu ağuşuna alsın, diye emir buyurdu.”
Bu haberi alan efendimiz, ashabıyla birlikte Habbâb’a koştu. Habbâb’ı kucaklayıp, mübarek bağrına bastı. “Merhaba âşık-ı sadık oğlum” dedi.
Habbâb, Resulün ayağının tozuna yüzünü sürmek istedikçe, “Ey dinde zahmetler çeken oğlum!” diye iltifatlar yağdırdı. Habbâb, hikâyesini anlatırken, ashap ve Resulullah, gözyaşı yerine kan döküyorlardı sanki… Sonunda âşık, maşukuna kavuşmuştu. Kişi, sevdiğiyle beraberdi.
Rasulullah (as) son günlerini yaşıyordu. Topladığı ashabına “Şu anda işte buradayım, o gün gelmeden, gelin benden hakkınızı alın. Birine vurdumsa o da bana vursun. Malını aldınsa, gelsin aldığım şeyi benden istesin. Kim senin bende kul hakkı kalmasın” diyorken, şanslı Ukkaşe (ra):“Ya Resulallah! Anam, babam ve nefsim sana feda olsun. Üç seferdir söz verip“ bende hakkı olan gelsin hakkını alsın” buyurdunuz. Böyle buyurmasaydınız, herhangi bir talepte bulunmayacaktım. Hâşâ sizden davacı olduğumdan değil, emrinize uymak için huzurunuza geldim. Hazit Muharebesinde, benim devem sizin devenizin yanındaydı. Ben bineğimden indim. Size arkamı döndüğümde, elinizdeki kamçı bana isabet etti. Belki devenizi süratlendirmek için vururken bana geldi ve yahut bana bilhassa bana vurdunuz bilmiyorum” dedi. O iki cihanın sevgilisi :”Ya Ukkaşe! Nasıl olurda Rasülünüz size kasten vurur? Buna imkân var mı?” Buyurdular ve Bilali Habeşiye seslendiler: “Ya Bilal, Hz. Fatıma’ya git. Kamçımı al, buraya getir.” Bilali Habeşi, feryadi figan ederek ellerini başına koyarak, doğruca Hz.Fatıma validemizin evine gitti ve kamçıyı istedi. Hz. Fatıma bunun nedenini sorduğunda Bilali Habeş ağlıyordu. “Anam, babam ona feda olsun. Allah’ın sevgilisine, senin gözbebeğine kısas yapılacak” diyordu. Hz. Fatıma ne diyeceğini şaşırdı. Göz- yaşları birden bire sicim gibi aktı. “O kişi kimdir ki, Allah’ın Rasulünden kısas talep ediyor?” dedi ve kamçıyı istemeye istemeye verdi. Kamçıyı alan Bilali Habeşi, Mescidi Nebeviye geldiğinde herkesin yağmur yüklü bulutlar gibi ağladığını gördü. Kamçıyı vermek içinden gelmiyordu ama Rasulullah elinden çoktan almıştı bile. Sonra Ukkaşe’ye döndü: ”Ya Ukkaşe, al kamçıyı” diye buyurdu. Olanlara zorlukla sabreden Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer ayağa kalktılar: ”Ya Ukkaşe! Kısası bizlere yap!” diye ricada bulundular. Bunun üzerine Rasulullah (sav):”Ya Eba Bekir! Ya Ömer! Yerlerinize oturunuz. Muhakkak ki, Allahü Teala sizin mekanınızı bilmekte ve görmektedir” diye buyurdu. Sonra Hz. Ali ayağa kalktı. “Ya Ukkaşe! İşte buradayım. Benim bütün hayatım Rasulullah’ın yanında geçmiştir. Ona kısas yapmana müsaade edemem. İşte arkam, işte göğsüm, işte karnım ve işte kamçı, bana vur” dedi. Rasulullah (as) :”Ya Ali! Allah (cc), senin de mekânını ve niyetini muhakkak bilmektedir.” Diye buyurdu. Bu kez cennetin gençleri Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ayağa kalktılar. “Ya Ukkaşe! Bizleri tanımıyor musun? Biz, Allah Rasülü’nün pek sevgili torunlarıyız. İşte biz buradayız. Bize vurman, Rasulullah’a vurmandan farklı olmaz. Gel, bizlere kısas eyle!” dediler. Cenabı Resulullah: ”Ey gözlerimin nurları! Sizlerde yerlerinize oturunuz. Kısasın bana yapılması lazımdır” diyerek, Ukkaşe’ye döndü: ”Ya Ukkaşe! Sana vurduğum gibi, sende bana vur!” buyurdu.
Ukkaşe hiç istifini bozmamıştı: ”Ya Resulallah! Siz bana vurduğunuz za- man, benim sırtım çıplaktı” dedi. O güzeller güzeli mübarek gömleğini sıyırdı: ” Vur ya Ukkaşe” diye buyurdu. Mescidi Nebevi’de bulunan sahabelerin feryat ve figanları artmış, gözlerinden boşalan yaşlar, elbiselerini ıslatmıştı. Hıçkırarak ağlayanların sesi, semalara yükselmiş, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Ukkaşe, Peygamberimizin nurdan bedenini görür görmez bütün vücudu titredi. Elindeki kamçının düştüğünden bile haberi yoktu. Birden mübarek sırtına sarıldı, başladı Mührü Mübüvveti öpmeye… Ukkaşe’nin gözyaşları sel olmuştu. “Anam, babam sana feda olsun Ya Resulallah! Nasıl olurda senden kısas talep edebilirim? Buna imkân var mı? Senin yoluna yüzbinlerce Ukkaşe feda olsun. Kul hakkı teklifinizi canıma minnet bildim. Cehenneme girerim diye korkuyordum! Bedenim, bedeninize temas etsin de, bu vücudumu cehennem yakmaya güç yetiremesin diye bu harekete cüret ettim. Sizin vücudunuza dokunan vücut hiç yanar mı? Bunu düşündüm ve bunun için kısas talebinde bulundum” dedi. Rasulullah (as), ashabına dönerek:” Ehli cennetten birini görmek isterseniz Ukkaşe’ye bakınız” diye buyurdu.
Allah Resûlü hasta yatağında soğuk terler döküyor. Hazreti Aişe’nin gözü yaşlı, Hazreti Ebu Bekr’in başı yerde, Kâinatın Efendisi ebedi yolculuğun eşiğinde son nefeslerini sayıyor. Medine soluk almadan bekliyor.
Buruk yürekler, endişeli bakışlar ve köşelerde sessiz sessiz akıtılan gözyaşları… Tek istenilen şey, bir haber… Habibin sıhhat haberi. Fakat lemlerin Rabbi daha fazla uzatmayacaktır dünya gurbetini Habibinin. Ahmedi’nin yüreğini daha üzmeyecektir bu çöllerde.
Bu dayanılmaz acı baş ağrısıyla başladı. Peygamber efendimizin mübarek başları Hz. Aişe’nin kucağında, artık nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu. Dili Allah’ı zikretmekle meşguldü. “Allah’ım beni Refik-i Ala’ya ulaştır” duasını tekrarlıyordu. Bu hazin manzara orada bulunan Hz. Fatıma’nın yüreğini adeta dağlıyordu. Bir an geçmişe döndü, birlikte yaşadıkları hatıralarına… Bir ara Resulü Kibriya efendimizi bağrına bastı. “Vay babamın çektiği ıstıraba” diyerek gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Resulü Kibriya efendimiz, bugünden sonra baban hiçbir zaman ıstırap çekmeyecektir” buyurdu ve ilave etti. “Kızım sakın ağlama! Ben vefat ettiğim zaman ”İnna nillahi ve inna ileyhi raciun” de. Resulü Kibriya efendimiz bu fani dünyada artık son dakikalarını yaşıyordu. Bu esnada Hz. Cebrail Resulü Kibriya efendimize gelerek hal ve hatırını sordu. Sonra da “ölüm meleği Azrail, yanınıza gelmek için izin ister” dedi. Resulü Kibriya efendimiz müsaade edince Hz. Azrail içeri girdi. Efendimizin önüne oturarak: “Ya Resulalllah! Yüce Allah, senin her emrine itaat etmemi bana emretti. İstersen ruhunu alacağım, istersen sana bırakacağım. ”Dedi. Resulü Kibriya efendimiz Hz. Cebrail’e baktı. O da: Ya Resulallah! Mele-i Ala, seni beklemektedir.” Dedi. Bunun üzerine Hatemül enbiya efendimiz: “Ya Azrail, gel memuriyetini yerine getir” buyurdu. Mübarek başları Hz. Aişe’nin kucağında göğsüne dayalıydı. Yanında su kabı vardı. İki elini suya batırıp ıslak ellerini mübarek yüzlerine sürdü. Mübarek dudaklarından “La ilahe illallah” cümlesi döküldü. Sonra ellerini yüzünden kaldırdı. Gözlerini evin tavanına dikti. “Allah’ım refiki ala, refiki ala,” diyerek mübarek ruhu refiki ala’ya yükseldi. İşte son an… Son nefes… Ve Habibin dudaklarından dökülen son söz: “Er’rafiku-l a’la! Er’rafiku-l a’la!” “ Yüce dost! Yüce dost!”
Kâinatın Sevgilisi ulaşıyor dostuna…
Ezan vaktidir. Resûlullah’ın yokluğundaki ilk gecenin sabahı. Bilal elini kulağına götürmek için hazırlanıyor. Mukaddes daveti duyuracak. Lakin yüreği yanıyor. Yanık sesi, yanık yüreğiyle hepten hüzne bürünmüş başlıyor ezan-ı Muhammedi. Ve tam “Eşhedü enne Muhammederrasûlullah…” derken bir hıçkırık kopuveriyor Bilal’in ciğerlerinden. Bilal ağlıyor, sahabeler ağlıyor. Dalga dalga hüznüyle yayılıyor gülbang-ı Ahmedî. Peygamber müezzini ezanı güçlükle bitirebiliyor.
Medine… Peygamber şehri. Hiç böyle görmemişti bu şehri Bilal. Her bir taşından gözyaşı damlıyordu sanki. İşte bu sokaklardan yürümüştü Allah Resûlü. Bu mescitte oturmuştu. Şu kütüktü yaslanıp da hutbe okuduğu, mübarek ayaklarının değdiği toprak bu topraktı. O’nun gül kokusu sinmişti bu yerlere. Medine O’nu bulduğu gün can bulmuştu. Ama şimdi o yoktu bu şehirde. Her zerresine hasretini nakşedip göçüp gitmişti işte. Genç, ihtiyar, kadın, çocuk herkes ağlıyordu.
( Meçhul dua etmeye başlar, dua bitiminde de Celaleddin Ada semazenlerle beraber sahneye eserini okumaya çıkar.)
